Üniversite mi kendini geliştirmek mi?

Ben Fırat Üni TEF Bilgisayar Öğretmenliği bölümünü 8. seneye uzatmış bir vatandaşım. Okuldan sonra hemen iş hayatına atıldım ve 3.5 senedir devam etmekteyim. BTSORU‘da güzel bir soru gördüm ve bu soruyla ilgili bir blog yazmak istedim. Son zamanlarda çok düşündüğüm bir konuyu BTSORU’da görmek hoşuma gitti. Hem de baya zamandır blog yazmıyordum. Bu güzel konu hakkındaki görüşlerimi ve başka arkadaşlardan öğrendiğim fikirleri paylaşmak ve böylece insanlığa birşeyler katmak istiyorum. Hadi başlayalım.

Her insan bir defa yaşar bu dünyada. Ömrü kısadır ve zaman çabuk geçer. Yılların nasıl geçtiğini anlamazsınız bile. Geriye dönüp baktığınızda ne kadar çok şeyi ne kadar çabuk yaşadığınızı görür ve şaşkına dönersiniz. Peki bu kadar kısa ömürde ne yapıyoruz? Doğuyoruz, anamız babamız bizi sıkıntılarla büyütüyor, bize birsürü masraf yapıyor adam olalım diye gece gündüz uğraşıyorlar. Peki biz ne yapıyoruz? İyi kötü okul okuyoruz sonra sigortalı bir işe girip emekli olana kadar çalışıyoruz. Birçoğumuz en fazla bir ev bir araba alabiliyor. Evlilik zamanı gelince evleniyor çoluk çocuğa karışıyoruz. Anamızın babamızın bizim için yaptıklarınız biz çocuklarımız için yapıyoruz ve nihayetinde ölüyoruz. Peki ne oldu? Yaşadık da ne oldu? Dünya daha güzel bir yer mi oldu yoksa varlığımızla yokluğumuz bir mi oldu?

İyi insanlar bu dünyaya birşeyler katar, diğerlerinin ise yaptıkları ortada. İnsanlığın gereği olarak bizden sonraki nesilleri düşünmemiz gerekiyor. Onların daha güzel bir dünyada yaşayabilmeleri ve kendilerinden sonrakilere daha güzel bir dünya sunmaları insan olanın mutlaka düşünmesi gereken bir konudur. Yapabileceklerimiz sınırsız ama bizi yapabileceğimiz şeyler konusunda sınırlayan insanlar her geçen gün daha çok türemeye devam ediyor. Halbuki gerçekten yapabileceklerimiz sınırsız. Elalem diye bir örgüt var ki bir kartala bile uçamayacağına inandırabilecek kadar tehlikelidir. Öncelikle bu örgütten mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekiyor. Bu örgütün mensupları iyi niyetli insanlar, misafirperver, yardımsever olabilmekle beraber hem kendi yapabileceklerinin hem de başkalarının yapabileceklerinin hiç farkında olmadıkları için istemeden bazı yetenekli insanların yeteneklerini köreltir, yaratıcı insanların yeni şeyler yapmalarına engel olurlar.

Yapabileceğimiz sınırsızken neden kendimizi sınırlandıralım? Aynı anda sadece bir şey yapabiliriz ama Allah’ın bize bahşettiği bu irade, beyin ve zaman kavramlarını kullanarak birçok güzel şeyi yapabilmemiz mümkün. Buna okul okumak, çalışmak, yeni fikirler ve buluşlar keşfetmek dahil. Eğer doktor, avukat, hakim, savcı, öğretmen vs olmak istiyorsanız mutlaka okulunu okumalısınız aksi halde mümkün değil. Çünkü bu meslekler çok fazla bilgi isteyen mesleklerdir ve devlete bağlıdır. Devlet ise sadece diploma ve KPSS sonucuna bakar ve ona göre sizi uygun bir yere yerleştirir. Amacımız neydi? Hem kendi neslimiz için hem sonraki nesiller için dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirmek. Peki yapabileceklerimizin sınırı yokken bu amaç doğrultusunda tercihimiz ne olmalı?

Aslında bu konu üzerine kitap yazılmalı. Öğrenciler ve meslek hayatına devam eden kişiler için daha faydalı olacağına inanıyorum ama burada mümkün olduğunca kısa yazmaya çalışacağım. Okul bir genç için olmazsa olmaz birşeydir. 21. yüzyılda eğitim öğretimin önemi daha da artmıştır ve tabiri caizse bir baltaya sap olabilmek için mutlaka güzel bir üniversite bitirmek çok önemli bir faktördür. Fakat olmazsa olmaz şart değildir. Bugün lise terk birsürü insan kendi şirketlerini kurmuş çuval dolusu paralar kazanabilmektedir. Eğer baltaya sap olmak para kazanmaksa bunun için okul okumak şart değildir. Bir işe başlarsınız, kariyerinizde büyük başarılar kazanırsınız ve başarı parayı çeker. Okumadan da para kazanılabilir. Tek ihtiyacınız olan şey para kazanma yöntemlerini bilmektir. Bunu da iş hayatında yeterli vakit geçirdiğinizde öğrenebilirsiniz. Türkiye’deki okullarda bunları anlatmazlar. Sadece meslek hayatına atıldığınızda paranın nasıl kazanıldığını görebilirsiniz. Eğer amaç para kazanmaksa okumanıza gerek yok.

Fakat şöyle de birşey var. Piyasa o kadar berbat ki yükselmemeniz için insanlar ellerinden geleni yaparlar. 12 saat çalışarak asgari ücret alırsınız. Para denilen şey su gibidir elde tutmak mümkün değil. Çok kazanmak istiyorsanız çok çalışmak değil doğru şekilde çalışmak gerekir. Çok çalışıp üç kuruş kazanıyosanız bu size vakit kaybından başka birşey sağlamaz. Birşeyler öğrenirsiniz ama girişimci ruhunuzu kırdıkları için risk alamazsınız ve günü kurtarmaktan başka birşey yapmazsınız.

Mesele okumak ya da kendini geliştirmek değil. Girişimci ruhtur. Bu ruhu asla kaybetmemeniz gerekiyor. Okusanız da girişimcilik sizi yükseklere taşıyacaktır okumasanız da. Eğer imkanınız varsa okuyun ve kendinizi geliştirin. İmkanınız yoksa okumadan kendinizi geliştirin ama asla girişimci ruhunuzu kaybetmeyin. Gerektiği yerde gerektiği kadar risk almadan yükselmek mümkün değildir.

Güneş dünyayı aydınlatırken uzay neden karanlık?

Az önce facede takılırken bir video gördüm. Video adresi BU. İlahiyatçının tekine fizikle ilgili bir soru soruluyor ve bunun Kuran’da açıklaması olup olmadığı soruluyor. Soru şu: Güneş dünyamızı aydınlatırken uzay neden karanlıkta kalıyor, bu konuyu Kuran-ı Kerim’den açıklayabilir miyiz? İlahiyatçı abimizin verdiği cevap ise sanki birşey biliyomuş edasında konuşup söylediği sözler anlamsız kelime yığınından ibaret. Bunun üzerine birkaç bızık karalamak istedim. Önce bu soruya verilmesi gereken cevabı ardından bu cevabı veremeyip saçmalayan abimizin zihniyetine sahip insanlar hakkında birşeyler yazacağım.

Işık fotonlardan oluşur ve fotonlar büyük bir yerçekimi etkisi altında kalmadıkça düzgün doğrusal hareket eder, hareketinden sapmaz. Işık kaynağından çıkan fotonlar her yönde dağılır fakat uzay o kadar büyüktür ki diğer yıldızlardan bize gelen foton miktarı çok azdır. Uzaydaki her noktaya düşen foton miktarı yıldızlara olan mesafesine göre değişir. Ayrıca uzayın genişlemesi sonucu diğer yıldızlardan gelen foton miktarı her an azalmaktadır. Bu yüzden dünyadan bakıldığında uzay karanlıkmış gibi görünür. Fakat örneğin galaksinin merkezine gidildiğinde orada yıldız miktarı daha fazla olduğu için uzay sanki aydınlık biryermiş gibi görünebilir çünkü oradaki gözlemciye düşen foton miktarı daha fazladır. Uzayın aydınlık olabilmesi için her noktasından çok miktarda foton çıkması gerekir fakat böyle birşey şuan için sözkonusu değil. Birde şu var. Örneğin bir lazer ışını önümüzden geçse biz onu uzay boşluğunda göremeyiz çünkü o ışın bizim gözümüze gelmemiştir sadece önümüzden geçmiştir. Uzay boşluğunda her noktadan her noktaya fotonlar hareket etmektedir zaten fakat o fotonların gözlemciye gelen kısmı çok küçüktür o yüzden uzay karanlıkmış gibi görünür. Uzayın bu kadar geniş olmasından dolayı tüm fotonlar gözlemciye düşmez. Bu olayın Kuran’da açıklaması kısaca şudur: Gök ile yer bitişikti biz onu ayırdık ve kainatı genişleticiyiz ayetidir. Kainat çok geniştir ve hala genişlemektedir bu yüzden bir gözlemciye düşen ışık miktarı çok az olmaktadır.

Evet soruya verilmesi gereken cevap bu olmalı. Fakat bizim ilahiyatçı abimiz saçmalamaktan başka birşey yapamamıştır çünkü İslam’ı hakkıyla anlamamıştır. İslam sadece namaz niyaz oruç dini değildir. İlk emri “oku” dur. Kuran’da herkesin bildiği bir ayet vardır: “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” ayeti. Bu ayet yaratılmış herşeydeki muazzam bilginin, mantığın ve güzelliğin araştırılmasını emretmektedir. Evet emretmektedir çünkü “tekrar tekrara bak” diyor. Emir kipi yani. Bu ayeti “araştırırsan hatasız olduğunu anlarsın” demiyor sadece. Bir kısım insanlar araştırsın diyor. Emir kipi yani. Madem kendine “ilahiyatçıyım” diyorsun o zaman bir fizik profesörü kadar bilgi sahibi olmasan da bu gibi sorular karşısında saçmalamayacak kadar bilgiye sahip olman gerekiyor. Ben fizik profesörü müyüm? Hayır. Kuran’ın birçok ayetini araştırmış bir müslümanım sadece. O yüzden bu sorunun cevabını biliyorum ve yukarıdaki paragrafı hiçbiryere bakmadan tek seferde aklımdan yazdım. Ve malesef acı olan şu ki, bu ilahiyatçı dayı kafasında olup İslam’ı sadece namaz niyaz dini zannedenler çok var ülkemizde. Yazık yazık. Ortada Allah’ın sözü var kimse araştırmıyor. Utanın lan.

Daha söylenecek çok şey var ama saat olmuş gecenin 2’si ve kafam ağrıyor. O yüzden burada bırakıyorum. Esen kalın dostlar.

Ah Alan Onmaz

Dün başladığım atasözleri serisine bugün devam ediyorum. A harfinden başlayarak bilinen ve bilinmeyen atasözlerini açıklamaya çalışacağım. Hem araştırıp hem kendi naçizane hayat tecrübelerimle harmanlayarak bu yükün altından kalkmaya çalışacağım. Bunu aslında yük olarak görmüyorum. İnsan hobisini yük olarak görmez çünkü. Yazı yazmak benim için bir hobi. Neyse yine konudan saptım 🙂

Ah almayı açıklamadan önce “ah” kelimesini açıklayalım. Ah tek başına anlamsız bir kelimedir. Bağlaçlar gibi. Herhangi bir dilden dilimize yerleşmemiştir. Peki nedir bu “ah”? Örneğin ayağınızın çıt parmağını masanın sivri köşesine vurdunuz. Refleks olarak ayağınızı çekmeyle beraber ağzınızdan bir kelime belirir: aaaahhhh! Ah işte budur. Yaşanan anlık acıdan dolayı istemsiz halde söylediğimiz kelime. Bu bizim kültürümüzde böyledir. Başka kültürlerde bu tepki başka türlü kendini gösterebilir. Örneğin Amerika’daki bir adam bunu “o my god!” şeklinde söyleyebilir. Oranın kültürü de öyle. Çin’e gidin başka türlü söyleyeceklerdir. Anlamlı yada anlamsız kelimelerle farklı kültürlerde farklı şekilde kendini gösterir. Türklerin kültüründe bu tepki “aaaaahhhh!” şeklinde yerleşmiştir. Çekilen ani acı sonucu refleks olarak söylediğimiz bu uzun harf yığını kağıda “ah” şeklinde geçmiştir.

Malumunuz yeryüzünde kötülük yapmakta olan birsürü insan var. Bu kişiler verdikleri sözde durmaz, insanlara boş vaatler verir, yalan söyler, her türlü  şerefsizliği yapar, insanların zaaflarını çok güzel sömürürler, kendilerini birşey sanarlar. Bu şahsiyetler başka insanlara kötülük yapmakta gayet başarılıdır. İnsanların duygularını, zamanlarını hatta paralarını tereyağından kıl çeker gibi çalabilirler. İlk başta kafası dank etmeyen mazlum durumundaki insan zamanla kendine gelip meseleyi anlamaya başlayınca içinde bir burukluk, yenilmişlik hissi, kendini kötü hissetme hatta acı duymaya başlar. İşte o an beddualar, lanetler havada uçuşur. Elinden başka birşey de gelmez çünkü zalim şahsiyet çoktan uzaklaşmıştır olay mahallinden. İşte o anda devreye Allah girer çünkü mazlum kişi mazlum olarak kalmıştır ve yardım istemektedir. Mazlum kişi meseleyi çakozlayıp iyi niyetinden dolayı acı çekmeye başladığı andan itibaren devreye Allah’ın girmesine kadarki kısma kısaca “ah almak” diyebiliriz. Tabiki bunun daha detaylı farklı şekillerde açıklanması mümkün ama tecrübelerim doğrultusunda böyle bir açıklama yapmayı uygun buldum.

Şimdi gelelim “onmak” kelimesine. Onmak iyileşmek, şifa bulmak, saadete erişmek anlamlarına gelir. Kelime kökü sizin de tahmin ettiğiniz gibi “on”dur. Pek kullanılmayan bir kelime ne yazıkki. Unutulmaya yüz tutmuş, rafa kaldırılmış, orada tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş bir kelimedir. Mak eki aldığına göre fiildir. “Onmaz” ise olumsuzluk eki ve geniş zaman ekiyle beraber kullanılmıştır. Böylece anlam iyileşmez, şifa bulmaz, saadete erişmez anlamlarına gelir. Sonuç olarak modern Türkçe’ye (!) çevirirsek ah alan şifa bulmaz, saadete erişmez anlamı çıkar. Hakikaten de öyle olmuyor mu? Haklı ve mazlum birinin yardımına Allah koşmuyor mu?

Bu arada parantez içindeki ünlem işaretinin oraya neden konduğunu anlamış olduğunuzu tahmin ediyorum ama ben yine de bunu söylemeden duramayacağım. Türkçe çok geniş bir dil. Yüzlerce yıldır kullanılmasına rağmen hala beşyüz yıl önceki kelimelerin ve kuralların günümüze kadar ulaşabildiği bir dil. Fakat son zamanlarda dilimize bir saldırı görüyorum. Otuz yıl önce herkesin kullandığı kelimeleri günümüzde kimse kullanmaz olmuş. İşte bu yanlış. Böyle büyük bir dilin kelimeleri bu kadar kısa zamanda unutulmamalı, kullanım dışı kalmamalı. Tepkimizi dile getirdiğimize göre devam edebiliriz.

Bununla ilgili olarak başımdan öyle büyük bir olay geçmedi çok şükür. Kimsenin ahını almak gibi bir adetim yok çünkü. Ama sadece ufak bir olay yaşadım. İlk kız arkadaşımı terk etmiştim ve ondan sonraki bütün kız arkadaşlarım beni terk etti. Hatta birtanesine bayağı para, zaman ve gönül kaptırmıştım. İyice ağzıma etti. Ondan sonra ilk kız arkadaşımdan helallik almak zorunda kalmıştım. Saolsun kırmadı beni. O günden sonra hayatım yavaş yavaş düzene girmeye başladı. Başka örnek vermeye gerek duymuyorum çünkü ah alanın iki yakasının bir araya gelmediğini siz de yaşantınızda görmüşsünüzdür. Ya kendi başınıza gelen bir olaydan yada çevrenizdeki birinin başına gelen olaydan dolayı bilirsiniz zaten.

Uzun kapanışlar yapma konusunda başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. O yüzden şimdilik esen kalın.

Atasözleri

Blogum çok boş kaldı. En son ne zaman yazdığımı bile hatırlamıyorum. Bu blogu niye açtığımı sorguladım az önce. Birşeyler karalamak için. Günden güne yazarlık kabiliyetimi geliştirip kitap yazmak için. Kendi duygu ve düşüncelerimi daha iyi şekilde ifade edip insanlarla paylaşmak için. Bir programcının blogu olması şarttır kaidesine uymak için. Ama pek bu amaçlara uygun hareket ettiğimi söyleyemem. Bunun çeşitli sebepleri var. Bunlardan biri aklıma bişey geldiği an önümdeki deftere bızıklarımı atıyorum ve rahatlıyorum. Buraya yazmaya da gerek duymuyorum. Deftere yazdıklarımı buraya yazsaydım günde üç-dört tane blog yazmış olurdum. Silip düzenleme işleri burada daha kolay olduğu için daha verimli bilgiler paylaşma imkanım da var. Neyse. Artık buraya yazmaya çalışacağım. Bunu alışkanlık haline getirmek için kendime bir hedef belirledim. Hergün yeni bir atasözü belirleyip bununla ilgili bloglar yazacağım. Belki günde iki tane atasözü blogu yazarım.

Bu makalenin başlığı “Atasözleri”. Buraya herhangi bir atasözüyle ilgili yazı yazmayacağım çünkü başlığa uygun değil. Ama bir atasözünü makalem için baz alabilirim. Bu atasözümüz “Ulu sözü dinlemeyen uluya uluya yolda kalır.” Bu makaleye uygun bir atasözü bu. Bunun anlamı nedir? Tecrübeli kişilerin sözlerini dinlemeyip kafasına göre hareket eden bir insan gözü kapalı bir insan gibi sağa sola çarpar ve bilimum acı ve sıkıntılara katlanır. Hedefine varamadığı da cabası. Çünkü sıkıntılara katlanamaz ve en sonunda pes eder. İnsanların yüzde doksanı sıkıntılara çözemeyip katlanamadığı için hedefine ulaşamadan isyan moduna girer. Kaybettiği zaman, para ve enerji de cabasıdır. İnsanoğlu her zaman bir yol göstericiye ihtiyaç duyar. Tecrübeli kişilerin tecrübelerinden istifade etmesi gerekir. Yaşı büyük yada yaşam tecrübesi çok olan insanlardan yardım alması gerekir. Bu kategoriye uyan en yakın insanlar genelde anne ve babalardır ama anne baba şart değil. Herhangi bir konuda tecrübeli kişilerden de bilgi almak mümkün. Hatta Türkiye’de insanımız o kadar iyidir ki yolda gördüğünüz biriyle muhabbet edip onun hayat tecrübelerini öğrenmeniz mümkün. Ülkemizde kimse çekingen değildir aslında. O ince zarı ufak bir darbeyle kırıp herkesten istediğiniz bilgiyi edinmeniz mümkün.

Atasözleri de bu konuda bize çok yardımcı olur. Her ne kadar bazı atasözleri birbiriyle çakışıyor gibi görünse de durumumuzu iyice analiz edersek uygun olan atasözünü yöntem olarak belirleyip uygulamaya sokabiliriz. Bu çelişkili atasözlerinin sebebi şudur. Her atasözü yüzde yüz geçerli değildir. En bilindik ve yüzde doksan geçerli olan atasözleriyle başarıya giden yolu kısaltıp başarıyı yakalama ihtimalimizi arttırabiliriz. Ve atasözleri hakikaten isimsiz ve hayat tecrübesi çok olan insanların bir zamanlar söyleyip halkın çok beğendiği ve yüzyıllarca günümüze kadar gelmiş olan sözlerdir. Bu yüzden atasözlerini büyük bir alakayla dikkate almalıyız.

Bazı atasözleri dil sürçmesine sebebiyet verebilen kelimeler ihtiva edebilir. Bu durumda atasözünün anlamı tam tersine dönebilir. Örneğin “Abdal’a malum olurmuş” atasözünü halk arasında bilerek yada bilmeyerek espri olsun diye “Aptala malum olurmuş” şeklinde söyleriz. Abdal ile aptal kelimeleri malumunuzdur ki söylerken birbirine benzer. Eğer yanlış söylersek anlam tümüyle değişir hatta belki anlamsızlaşır. Abdal tasavvufta manevi seviyesi yükseklere çıkmış insan demektir. Hakikaten de maneviyatı yüksek insanlara bazı şeyler malum olur. Örneğin şuraya giderseniz başınıza şöyle bir iş gelir derler ve hakikaten dediğini yapmazsanız başınıza iş açılır uğraşıp durursunuz. Maneviyatı yüksek insanlar için bazı perdeler gözlerinin önünden çekilebilir. Allah ilham edebilir onlara. Kalpleri temizdir ve onlar gerçek Allah dostlarıdır. Bu sebepten ilham olarak gelen bilgiye güvenilebilir. Aptal kelimesine gelince, hiç konuyla alakası yoktur. Abdal ile aptal arasındaki farkı anlatmama gerek yok. Bazen bir insan rastgele birşey söyler ve söylediği şey olur. Tamamen denk getirmiştir yada tahmin etmiştir hepsi bu. Biz de esprisine o arkadaş için “aptala malum olurmuş” deriz ve kahkahayı basarız. Bu atasözü gibi kelime benzerliği yada dil sürçmesinden kaynaklanan, anlamı derin ama hatalı söylemden ötürü anlamı altüst olmuş birsürü atasözü vardır. Bu atasözleri üzerinde özellikle durmaya çalışacağım.

Girişi ve gelişmeyi yaptık ama sonuç bölümüne ne yazacağımı şuan için kestiremiyorum. Belki sonradan bu blogda ufak değişiklikler yada daha iyi bir sonuç kısmı yapabilirim. Şimdilik hoşçakalın diyorum.

Kahvaltı yerine sigara içmek

Sigara içmeyenler anlamaz. Sigarayı özendirmek için söylemiyorum. İçmeyenler zaten böyle bişeye özenmez. Fakat alışınca insanın ayılması için kahvaltı yada kahveden çok sigaraya ihtiyaç duyuyor. Aslında bu kadar iğrenç birşey yok. Ağız tadını mahfetmekle kalmıyor boş mideye sigara partikülleri göndermiş oluyorsunuz. Dumandan çıkan bütün zift, tütün zerrecikleri falan filan boş mideye göndermiş oluyorsunuz. Mide onları sindirmeye çalışıyor haliyle. O esnada midede neler olup bitiyor bilmiyorum ama hiç iyi şeyler olmadığına eminim.

Nikotin hemen kanınıza karışıyor. Bir dakika içerisinde birkaç dumandan sonra ayılıyorsunuz. Bu işlemi şuna benzetiyorum. Blade filminde adamlar ölü bir vampir yakalıyor. Derisini yüzüp kafasının yarısı olmayan vampiri ameliyat masasına koyuyorlar ve adamlardan biri diyorki “bu ölü mü?” diğeri diyorki hayır. Alıyor eline bıçağı ve elini kesip ölü vampirin vücuduna birkaç damla akıtıyor. Ölü beden sanki enerji verilmiş fabrika gibi birşeyler yapmaya başlıyor. Aynı öyle. Nikotini alınca vücut hareketleniyor ve ayılıyorsunuz. Fakat bu ayılma işlemi doğru olan birşey değil. Vücudu faydalı olmayan birşeye alıştırmanızdan ve uyku süresince o alışkanlığı karşılamamış olmanızdan dolayı birden ihtiyaç duyulan şeyi verince vücudun çalışması işlemidir bu. Zararlı birşeye alışmak ne kadar doğru olabilir ki? Gidin elmayla ayılın. Meyvelerden daha doğal ve faydalı ne varki şu dünyada?

Bu makaleyi daha çok uzatabilirim ama şuan canım çerez tadında yazılar yazmak olduğu için uzatmayacağım. Kısaca diyebilirim ki sigarayı sabah akşam öğle her dakka içebilirsiniz ve ne zaman içerseniz için iğrenç birşeydir. Umarım bırakırsınız.

Kaybolan Uyku

Uzanırsın yatağa vücudun dinlenir.
Zihnin ve bedenin sükunette birleşir.
Yumunca gözlerini hayaller belirir.
Olmayacak şeylerdir ama gerçek gibidir.

Kurgulamaktan nerden başladığını unutursun.
Diğer taraftan uykuya teslim olursun.
Aklında birşey canlanır, beyninden vurulursun.
Artık teslim değilsindir, galip olursun.

Üç şey geri asla gelmez derler.
Biri zamandır, su gibi akar gider.
Biri oktur, engelleri deler geçer,
Biri fırsattır, değerlendirmeye değer.

Dördüncüsünü unutmuşlar Buğra hatırlatsın.
İşte o uykudur dertli başlardan uzaklaşsın.
Öyle bir dert ki zihinlere kıymık gibi batsın.
Gönüllerden kan yerine dert fışkırsın.

Domainim açıldı

Domain firmamla anlaşamadığım için birkaç ay kadar domainim kapanmıştı ama 6 ay sonra nihayetinde domain boşa düştü ve tekrar aldım. Daha önceden olduğu gibi bazen çerez tadında bazen isot biberi tadında yazılarımı, okuduğum kitap özetlerini, ilham gelince yazdığım şiirlerimi burada paylaşacağım. Şimdilik herkese iyi günler dilerim. Tekrar görüşmek üzere 🙂

Piyano ve Moonlight Sonata

Bent yapılamayan enstrümanlardan pek hoşlanmıyorum açıkçası. Çünkü bentin ayrı bir duygusu var. Hem çalanın hem dinleyenin içinde birşeyleri uyandırıyor sanki. Düz notaların basıldığı ve notadan notaya vibrasyon yada düzgün doğrusal hareket biçiminde geçişin olmadığı enstrümanlar sanki birçok duygudan yoksunmuş gibi geliyor. Fakat Moonlight Sonata parçasını piyanoyla dinledikten sonra bu düşüncemden vazgeçtim. Belki de duyguları harekete geçirmek için bent gerekmiyor. Düz notalarla da duygular gayet harekete geçirilebilir. Hem insanı dinlendirebilir hem şenlendirebilir hem anılarını canlandırabilirsiniz. Farklı tarzda parçalar dinlemenin gerekliliğini bir kez daha anlamış bulunmaktayım.

Genel kanı sadece bir tek tarzda şarkılar dinlemek gerektiği yönündedir. Örneğin arabesk dinleyen kişi death metal dinlemez ya da dinleyemez. Pop dinleyen kişi arabesk dinlemez. Death metal dinleyen kişi ne pop ne arabesk dinler vs. Müzisyen olmayan kişiler için genel durum bu şekildedir ama müziğe ilgi duyan ve hatta müzik yapan kişiler için bu durum geçerli olmamalı bence. Çünkü müzisyen kişiliğe sahip insan notalara sadece eğlence amaçlı olarak bakmaz. Teknik olarak da bakar. Hangi notayı nerede nasıl kullanmış, o basılan nota grubu bir akora mı ait yoksa müzisyenin içinden gelen bir diziliş mi, bu iniş çıkışlar insanın içinde esrarengiz bir hava estiriyor olabilir, buradaki notayı bir ses pesten çalmış çünkü aşık meşkiyle dalga geçmek istemiş vs vs vs şeklinde. Bu yüzden müzik kulağı olan insanlar her tarzda şarkıyı dinleyip müzik dağarcığını geliştirmeli bence.

Bentin olmadığı enstrümanlarla da duyguları harekete geçirebiliyor olmamız bentten vazgeçeceğim ya da nefret edeceğim ya da artık kullanmayacağım anlamına gelmez. Farklı bent teknikleri dinlemeye ve çalışmaya devam ediyorum. Fakat zihnimdeki duvarı yıktığı için Beethoven’a teşekkür ediyorum. Allah rahmet eylesin toprağı bol olsun 🙂

İlhamlarım neden kaçıyor?

Az önce baktım blogumda 17 tane taslak yazı olmuş. Yani 17 defa ilham gelmiş birşeyler karalamışım ama hiçbirini bitirememişim. Çeşit çeşit konularda ama bitmeyen yazılar. Bu hiç iyiye işaret değil. Ya hayatım çok düzenli ya da çok düzensiz. Hayatımın nasıl olduğunu bilmiyor muyum? Elbette biliyorum ama aslında nasıl olduğunu bilmiyorum. Hayatım kısaca iş, dans, ev üçgeni arasında geçiyor. Dördüncü birşey yok. Önceden kitap okurdum, aşık olurdum, canım sıkılırdı, bozuk moralimi düzeltmeye çalışırdım, kendime hedefler belirleyip onların peşinden giderdim vs. Ama artık bunlar olmuyor. Ufak kıpırdanmalardan öteye gidemiyor hiçbiri. Aşık olamıyorum çünkü olmuyor işte. Kitap okuyamıyorum çünkü ya beni anlatmıyor ya da bana birşey katmıyor. Mutlaka saçma birşey buluyorum kitaplarda ve o zaman kaldırıp bir kenara atıyorum. Kendime hedefler de belirleyemiyorum çünkü artık herşeyden bıktım. Eski enerjim kalmadı. Hiçbirşeye hevesim de kalmadı.

Nereye gittiğimi bilmeden gidiyorum. Rüzgar nerden eserse değil ama rüzgarın yardımıyla gidiyorum. Hedeflerime bile kafa takmıyorum artık. Yazarken bile bir amacım yok. Kalmamış içimde hiçbir amaç. Neyin kafasını yaşadığımı bile bilmiyorum. Hiçbirşey istememeyi ve istesem de ulaşamayacağımı öğrendim. Hiçbirşeye büyük bir tutkuyla bağlanamıyorum. Sadece alıştığım şeyleri yapıyorum. Çalışmaya alıştım çalışıyorum, yürümeye alıştım yürüyorum, gülmeye alıştım gülüyorum. Hiçbirini içimden geldiği için yapmıyorum artık. Yalnızlıkta master yaptım galiba. Ya biri beni çözsün yada dürtsün. Bu yüzden ilhamlarım kaçıyor galiba.

Birşeyler yapmam gerektiğini biliyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum. Çünkü hiçbirşeyin uğraşılmaya değecek şeyler olduğunu düşünmüyorum. Herşeyde ileride büyük bir sıkıntı doğuracak bir kusur görüyorum. Önsezilerime çok güvendiğim için küçük sıkıntılardan da uzak duruyorum. Belki de risk almam lazım ama artık riskler yüzünden saç baş dökmek istemiyorum. Herşeyden vazgeçtim. Zengin olmanın yolunu bile biliyorum ama yapmıyorum. O derece isteksiz, ruhsuz ve standartlaşmışım. Galiba bu yüzden ilhamlarım kaçıyordur. İlham isteyen var mı? Galiba yok. Allah sonumuzu hayır etsin.

Üniversiteyi en fazla kaç yıl uzatabilirsiniz?

Fırat Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Bilgisayar Öğretmenliği okumaktayım. Okula 2008 yılında kayıt oldum ve yıl 2015 oldu hala bitiremedim. Yani 7 yıldır okulla uğraşıyorum. Geçenlerde okulu daha ne kadar uzatabilirim diye araştırdım. İnternetten öğrendiğim haberler 2013 yılına ait olan eski haberlerdi ve bu haberlere göre okulu 7 yıl içerisinde bitirmeyenlerin atıldığını yazıyordu. Kafayı yemek üzereydim. Onca emek bir anda çöpe gidecekti. Arkadaşlara sordum, okuldan hocalara sordum kimse yeterli bilgiye sahip değildi. Az önce “ulan okuldan atılacam Allah kahretsin bu okuluda beni geçirmeyen hocalarıda” diye düşünürken bir şimşek çaktı aklımda. Üniversitelerle ilgili yönetmelik çıkartan kuruluş YÖK. Yök’e ulaşmanın bir yolu var mı? Varsa hemen ulaş ve gerçek bilgiye sahip ol diye geçirdim aklımdan ve hemen www.yok.gov.tr adresine girdim. Orada iletişim menüsüne tıkladım ve telefon numaralarına ulaştım. Hemen aradım ve güzel sesli bir bayan açtı. Meramımı anlattım ve bana dediği şey “Kasım 2014’te alınan karar doğrultusunda 2014’ten sonra kayıt olan öğrenciler 7 yıl içerisinde okulu bitirmeleri gerekiyor. 2014’ten önce kayıt olan öğrenciler de 2014’ten itibaren 7 yıl içerisinde okulu bitirmeleri gerekiyor. Yani sizin 7 yılınız daha var.” dedi ve sanki arabistan çöllerinden akdenize kendimi atmış gibi hissettim. Teşekkür edip telefonu kapattım ve koltuğa iyice yayılıp sevinçle bir sigara yaktım. Sonra emin olmak için tekrar aradım Yök’ü. Güzel sesli başka bir bayan açtı. Yine meramımı anlattım ve aynı cevabı aldım. Yani uzun lafın kısası okulun başına 7 yıl daha bela olabilirim 😀

Üniversitelerle ilgili kararları Yök’e doğrudan sorabiliyorsunuz. Hatta isterseniz BU ADRESTEN tüm kararlara ulaşabiliyorsunuz. Okulu uzatmak, okul değiştirmek, bölüm değiştirmek, yatay/dikey geçiş vs hakkında birçok karar var. Bunlar doğrultusunda hayatınıza dair planlarınızı yapabilirsiniz arkadaşlar. Şimdilik esen kalın.