Ahmet Ümit çok beğenerek okuduğum bir yazardır. İlk okuduğum kitabını dün gibi hatırlıyorum. Bilenler bilir, kitabın ismi Kukla. Üniversitedeyken bir arkadaşım vermişti ve çok kitap okuyan birisi olmamama rağmen büyük bir heyecan ve hevesle okumuştum. Çok sürükleyici ve merak uyandırıcı bir kitaptı. O günden sonra polisiye romanlarını Ahmet Ümit’ten okumaya devam ettim. Şimdi de dün gece bitirdiğim Bab-ı Esrar romanıyla ilgili düşüncelerimi aktarmak için bu blogu yazıyorum.

Öncelikle hatırlatmak istediğim bir nokta var. Ben Ahmet Ümit gibi bir yazarı değerlendirme cürretini kendimde görmediğimi belirtmek isterim. Her yazarın kendine has bir tarzı vardır aynı şekilde her okurun hatta her insanın kendi yaşam tarzı, geçmişi ve düşünceleri farklıdır. Ben burada sadece kendi düşüncelerimi aktaracağım. Şu kısa ömrümde öğrendiğim önemli şeylerden biri de bir işi yapmayan birisinin bir işi yapan birisini eleştirmesinin çok yanlış olduğudur. Bu yüzden bu yazımın bir eleştiri değil sadece kendi düşüncelerim olarak değerlendirilmesini istiyorum. Her okuyucu her kitabı çok farklı şekillerde yorumlayabilir. Cem Yılmaz’ın bir lafı var. Bir adam İstanbul’un silüetine bakar Yahya Kemal olup şiirler döker, başka bir adam İstanbul’un silüetine bakar “ulan istanbul sen mi büyüksün ben mi ananı ******* senin” der. Ben ne Yahya Kemal’im ne de diğer vatandaşım. Ben sadece kendi hayat yolunda karşısına çıkan yol ayrımlarında doğru tarafı seçebilmek için kitap okuyan bir insanım.

Kitabın arka kapağında yazanları okuduğumda pek birşey anlamamıştım. Mistik bir serüven, babası tarafından terkedilen bir kızın yıllar sonra Londra’dan Konya’ya gelmesi ve kendisinin dahi bilmediği halde babasının izini arıyor oluşu, doğa üstü olaylar, sıradışı rüyalar derken aklımda pek net birşeyler belirmemişti. Bakar ama görmez derler ya işte öyle okumuştum arka kapağı. Burada “mistik bir serüven” diye basbas bağırmasına rağmen ben kitabı polisiye bir roman olacak beklentisiyle okumaya başladım. Nihayetinde yazar bir polisiye roman yazarıydı ve kapağında “mistik” yazıyor olsa bile yazar kendi tarzının dışına çok çıkmazdı diye düşündüm. Belki katili bulurken esrarengiz bir şekilde rüyasında görür yada sıradışı bir olay yaşanır ve ipuçlarına bu şekilde ulaşılır diye düşünmüştüm. Ama bunların hiçbiri olmadı.

Kitap yazmak gerçekten büyük bir yetenek. Çok güçlü bir zekaya ve çok fazla yaşanmışlıklara ihtiyaç vardır. Çünkü hem onlarca hatta yüzlerce sayfanın gidişatını hatırlamak gerekir hem de olayların akış yönünü bozmamak, merak ve heyecanı azaltmamak için tecrübeye ve edebi sanatlar üzerinde büyük bir hakimiyete gereksinim vardır. Ahmet Ümit’te hiç şüphesiz bunlar var tabiki fakat kitabın kendi içeriğinin dışında başka önemli birşey daha var. O da yazarın tarzı.

Dediğim gibi bu kitap beklendiği gibi bir polisiye kitabı değil. Başrolde Karen Kimya isminde bir ablamız var. Evet ismi Kimya. Lisede gördüğümüz fizik kimya biyoloji değil ismi Kimya. İlk başta algılamakta zorlanmıştım bu ne biçim isim diye ama şu memlekette ne isimler var. Neyse. Bu Kimya ablamızın validesi İngiltere’li bi abla. Babası ise Konya’lı bir derviş. Validemiz daha gençken Konya’ya tatile gelir ve sema gösterisi sırasında bir genci sema gösterisi yaparken görür. Sema’nın bir gösteri olup olmadığı konusunu tartışmak için burası yeri olmadığı için bu konuya girmiyorum ama sema olayının bir gösteri olmadığını belirterek devam ediyorum. Velhasıl evlenirler ve babamız yerini yurdunu ve şeyhini bırakıp taa İngiltere’lere gider. Orada bizim başrol oyuncumuz Karen Kimya doğar. Karen ismi bildiğiniz üzere bir ingiliz ismidir. Kimya nedir diyecek olursanız hemen izah edeyim. Kimya, Mevlana Celaleddin Rumi’nin evlatlığının adıdır. Kızın ilk isminin ingiliz oluşu kadınların birçok konuda olduğu gibi çocuğa isim verme konusunda da önce olduğunun kanıtıdır. Dergah eğitimi almış bir dervişe de tevazu göstererek kızının ikinci ismini Mevleviliğin kurucusu Mevlana Hazretleri’nin evlatlığının adını verebilmiştir sadece.

Babamız yıllarca Londra’da ailesiyle birlikte yaşamıştır. Fakat İlahi aşkı arayan bir derviş için ejnebi topraklarında yaşamak mümkün değildir. Dışarıdan mümkün gibi görünür ama kalbi geniş olan insanlar için ejnebi toprakları dört duvardan daha çok dardır. Bu yüzden başka bir şeyhe tabii olur ve o şeyhle beraber ilahi aşkı aramak için yollara koyulur. Evet kulağa ilk bakışta saçma geliyor ama ilahi aşkı arayan insanların halini dünyevi arzular peşinde koşan insanların anlayamaması çok normaldir. Ailesini terketmiştir, henüz 10lu yaşlarda olan biricik kızından ayrılmanın acısıyla beraber yollara koyulmuştur. Gider ve birdaha hiç haber alınamaz. Ne bir iz ne bir mektup hiçbirşey yoktur. Yıllarca Karen Kimya ve validesi birlikte yaşarlar ve Karen 30lu yaşlarına geldiğinde yolu tekrar Konya’ya düşer.

Karen bir sigorta şirketinde çalışmaktadır. Otelleri yangın ve deprem gibi afetlere karşı sigortalayan şirket Konya’da bir otelin yanmasından dolayı ödemesi gereken 3 milyon pound’luk miktarın gerçekten ödenmesi gerekip gerekmediğini anlayabilmek için babası Konya’lı olan Karen görevlendirilmiştir. Karen bir sigorta eksperidir. Yangın mahalline gider, ilgili kişilerle görüşüp bilgi toplar ve bunun bir yangın mı yoksa bir kundaklama mı olduğunu anlayıp raporu yönetime gönderir ve yönetim de ödeme yapılıp yapılmayacağına göre bir karar verir. Fakat daha Konya’ya ilk adımını attığı andan itibaren ilginç olaylar Karen ablamızın peşini bırakmaz.

Makale çok uzayacağı için detaylara girmeyeceğim. Karen ablamızın yaşadığı tüm olayları buraya yazacak olursam o zaman kitabı okumanın bir anlamı kalmaz bu yüzden biraz kısa tutmaya çalışacağım. Az önce de belirttiğim gibi Karen ablamızın babası kızından ayrı kalmanın acısıyla ayrılmıştır. Karen Konya’ya gelmeden yaklaşık 1 ay önce hastalanmıştır fakat bir türlü vefat edememektedir. Çünkü kızını son kez görmeden ve onu affedip affetmediğini öğrenmeden ruhu bedenden ayrılmak istememektedir. Şems’in de yardımıyla manevi bir ortamda kızını son kez görmek ve kendisini affettiğini duymak istemektedir. Evet Şems’in yardımıyla. Evet olayların mistik yönü burası zaten. Bazen rüyada bazen gerçekte Şems, Karen ile karşılaşıyor, bazı diyaloglar geçiyor ve bazı olaylar yaşıyorlar. Böyle birkaç kelimeyle söyleyince saçma gelebilir ama kitap zaten dünya siyasetinden bahsetmiyor ki. Kitabın mistik olayları anlattığını ta ilk paragrafta söylemiştim. Neyse konumuza dönelim. Karen ablamız bu olaylara ilk başta bir anlam veremiyor. Hatta bu olayların hamileliğinden kaynaklanan bir halisülasyon olduğunu filan düşünüyor. İngiliz kültürüyle büyümüş bir insanın böyle olayları normal karşılaması beklenemezdi zaten. Gerçi bizim için de düşünülemez ama neyse. Bu olayları yaşadıkça ve olayların rüyalarla desteklendiğini gördükçe Karen ablamız artık Şems ile kendi içinde mücadele etmekten vazgeçiyor ve onu anlamaya çalışıyor. Nihayetinde de Konya’ya asıl geliş amacının babasını affetmesi olduğunu söyleyip manevi bir ortamda babasıyla buluşuyorlar ve onu affettiğini söyleyince babası son kez semaya kalkıyor ve sanki bir ruh gibi yukarıdaki o berrak beyaz ışığa doğru yol alıyor.

Kitap bu kadar kısa değil elbette ve burada bahsetmediğim birçok konu var. Ahmet Ümit abimiz kendi standardını biraz genişleterek kendine has üslupla ilginç bilgileri ilginç olaylarla süsleyerek bu kitabın bizimle buluşmasına vesile olmuş. Benim fikrimi sorarsanız kitap çok sürükleyici değildi ama merak seviyesi iyiye yakındı. Bazen sıkıldığım zamanlar oldu, kitabın yarısına gelmeme rağmen “ee ne zaman başlayacağız” demişliğim de var ama Ahmet Ümit abimizin kitap yazarken genel olarak kullandığı tarz zaten bu. Kitabın son sayfasına gelmemize rağmen “e hadi başlayalım artık” dedirten yazarlara göre çok iyi bir durum bu. Sonuç olarak bu kitap okunabilir mi? Elbette okunabilir. Hem çok vaktinizi alacak bir kitap değil hem de çok sıkıcı değil. Fakat eğer böyle mistik olaylardan hiç hazzetmiyorsanız ve dünyanın sadece algıladığınız kadar olduğunu düşünüyorsanız bu kitap size göre değil. Peki burada yazılan mistik olayların gerçekleşme ihtimali var mı? Vallahi Hızır Aleyhisselam Kuran’da geçtiğine göre demekki bazı insanlar bu evrenin bizim algılayamadığımız ortamlarında yaşıyor olabilir bence. Şems onlardan biri mi bilmem ama şuna kesin olarak inanırım ki bir insan gönül gözü açıldığında Allah’ın birçok lütfuna mazhar olabilir. En çok hadis rivayet eden sahabe Ebu Hureyre’nin de belirttiği gibi “Peygamber Efendimiz’den iki kap dolusu ilim öğrendim. Birisini yaydım, anlatıp herkese duyurdum; ikincisini söyleyecek olsam, şu boğazım kesilirdi.” sözünden onun Hızır Aleyhisselam’ın ilmini öğrendiğini düşünmek hiç saçma gelmemektedir. En doğrusunu tabiki Allah bilir. Sağlıcakla kalın.


Emir Buğra KÖKSALAN

Java And PHP Developer

0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.