beyoglu-nun-en-guzel-abisi_508976Az önce bitirdim kitabı. An itibariyle saat 18:51 ve günlerden Pazar. Tarihler ise 8 Haziran 2014 göstermekte. Açıkçası ne yazacağımı hiç bilmiyorum. Kitap beni öyle bir duygu seline kaptırdı ki biter ayak kafam allak bullak oldu. Havaların kapalı olmasının yada evde hiç ses olmamasının yada odamın biraz dağınık olmasının katkısı olabilir bu karışık duruma ama kitabın etkisi de çok büyük.

Kitabı okurken bloguma şöyle yazacam böyle yazacam şöyle eksik var böyle yapsa daha iyiydi falan filan düşünüp durdum. Hatta kitap hakkındaki bütün görüşlerimi iyice belirlemiştim son on sayfaya gelinceye kadar. Kitabı iki bölüme ayırabilirim. Birinci bölüm 80’lerde pavyon ve kumarhane tarzı mekanların sahibi olan mafya babalarının bir kız yüzünden birbirine girmesi ve Cüneyt Arkın gibi aile babası kılıklı bir başkomiserin bu cinayetin zanlısını bulmaya çalışması olarak özetleyebiliriz. Yaklaşık 390 sayfa olan birinci bölümün sonuna kadar olay bir çıkmaza giriyor ve zanlıyı bulamıyorlar. İkinci bölümde ise bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz. O son 11 sayfanın son paragrafını okurken gözyaşlarınıza engel olmakta zorlanacaksınız. Yazar sizi öyle bir yerden vuracakki “Aa.. ama kitapta böyle birşey yoktu :'(” diyip kitabı yavaşça indirirken gözleriniz bir noktaya takılacak ve anlamsızca bakmaya başlayacaksınız. Hatta belki yanaklarınız hafifçe ıslanacak. Yazarımız insanın duygularını bir girdap gibi birbirine dolandırma konusunda gayet başarılı. Herşey son sayfalarda çözülüyor ve bununla birlikte kitabı son sayfalarda yazarın kendisi özetlemiş. Bunu yaparken de nokta atışı niteliğindeki kelimeler sayesinde vücudunuzdaki gerekli hormonları salgılanıyor ve gözleriniz dolmaya başlıyor.

Gerçekten çok zor durumdayım. Bu blogu yazmak zorunda değilim ama bir alışkanlık oldu benim için. Okuduğum kitabın kritiğini yapmam gerekiyor. Kendini yazar olma yolunda yavaş yavaş ilerleyen biri olarak gören biri olarak bunu yapmam gerekiyor. Fakat ne yazacağım ne diyeceğim bilmiyorum. Daha önce bir kitabın kritiğini yaparken hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Belki de son on sayfayı yazsam yeterli olur ama bu kesinlikle olmaz. Hem yeterli olmaz hem uygun olmaz hem yasal olmaz. Bu yüzden saksıyı biraz zorlayıp kitabın kritiğini doğru şekilde yapmam gerekiyor. Kimin doğruları? Benim doğrularım.

Eğer ilkokul öğrencisi değilseniz mutlaka 80’lerde çekilmiş bir yeşilçam polisiye filmi izlemişsinizdir. Ben başrole Cüneyt Arkın’ı rahatlıkla koyabildim. Kötü adamları, başrol oyuncusunun sevgilisini, başkomiserin yardımcısını ve yardımcısının sevgilisinin yerine ise Yeşilçam’ın iyi ve kötü oyuncularından herhangi birini yerleştirebilirsiniz. Sinemada aynı renk tonları, aynı konuşmalar, aynı senaryo. Değişen bir şey haricinde değişen hiçbirşey yok. Değişen şey ise tüm olayın gözlerinizin önünde değil beyninizin içinde cereyan ediyor olması. Senaryonun hiçbir önemi yok. Çünkü kitap senaryo üzerinde seyrederken aslında senaryonun hiçbir öneminin olmadığını anlatıyor. Bu yüzden senaryoya puan vermiyorum. Biri birilerini öldürüyor biri intikam alıyor biri çatışıyor biri birinin kız arkadaşına tezgah kuruyor biri bişey yapıyor biri başka bişey. Ne farkeder ki? Zaten herkes birşey yapıyor. Bu yüzden senaryonun hiçbir önemi yok bu kitapta. Senaryoya puan vermiyorum ama kısaca senaryoyu özetleyecek olursak bir cinayeti çözmeye çalışan bir adam, ortağı ve ortağının sevgilisinin başından geçen olaylar. 80’lerde çekilmiş bir Türk polisiye filminin kitaplaşmış hali işte.

Ne yazsam ki? Belki de bu kitap için “anlatılmaz yaşanır” demek en doğrusudur ama bir şekilde bu kitabı betimlemem gerekiyor. Yazarımız üşenmeyip İstiklal Caddesi’ndeki yılbaşında zaten janjanlı olan mekanları daha bir janjanlı hale geldiklerini büyük bir titizlikle anlatmışken benim bu kitabı betimlemekten kaçınmam büyük bir haksızlık olur. Yazarımız betimlenmesi gereken birşey olduğu zaman en ufak detayına kadar betimliyor ve bunu yaparken de edebiyatını mükemmel şekilde konuşturuyor. Bildiğimiz bilmediğimiz ne kadar edebi sanat varsa hepsini kullanmış maşşallah. Bir örnek versem nasıl olur diye düşünüyorum ama zaten yapacağım birşeyi düşünmenin anlamı olmadığı için ufak bir örnek cümleyi burada paylaşıyorum. Umarım yayıneviyle başım belaya girmez. “Polisin kabusu, yılbaşı geceleridir.”

Evet yazarımız çok dehşet edebiyat parçalamış ama bu edebiyatı herkese parçalatmak zorunda değildi bence. Burada mafya babaları, sokak çocukları, ağzı eli beli herşeyi bozuk insanlardan bahsediyoruz. Ve bunların hepsi İstanbul’un eski beyefendileri değiller. Kimi doğudan kimi Bulgaristan’dan göçmüş gelmiş insanlar. Hepsinin kültürü, konuşma tarzı, kullandığı kelimeler, cümle kuruş şekilleri farklı olmalı. Ama yazarımız bunu gözden kaçırmış. Herkes Türkçe’yi çok kıvrak kullanıyor maşşallah. Sokak çocuklarının nasıl konuştuğunu bilmesek Keto’nun kafası dumanlıyken Edebiyat dersinden beş aldığını filan zannederdim. Bence yazarın bu konuyu dikkate alması gerekiyor yeni romanlarını yazarken. Aynı hatayı “Kukla” romanını okurken de farketmiştim.

Şuan beynim durmuş vaziyette. Dörtyüz sayfalık kitap hakkında ne diyeceğimi bilmiyorum ve kendimi damdan düşmüş eşşek gibi hissediyorum. Büyük bir acizlik içerisindeyim. Zaten dolu olan kafamı daha fazla zorlamak istemiyorum ve kitap mutlaka okunması gerekenler listesinde üst sıralarda yer aldığını söyleyerek konuyu kapatmak istiyorum. Böyle yaparak hem kestirip atmamış oluyorum hemde büyük bir zahmetten kurtulmuş oluyorum hem de kitaba haksızlık yapmamış oluyorum. Çünkü bu kitaba bi girersem ne okuması ne yazması bırakır insanı. O yüzden kitabı başlık başlık ele alıp değerlendirmek yerine genel olarak bir not vermek istiyorum ve bu not 10 üzerinden 8,5.

Esen kalın.


Emir Buğra KÖKSALAN

Java And PHP Developer

0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.