Gündeme bomba gibi düşen Soma Faciası olayından sonra AQP yandaşçılığı yapan bazı tipler olayı kadercilik mantığıyla açıklamaya çalışarak kamuoyunu aldatma girişimindedirler. Ben de bu yazımda bu saçmalığa bir açıklama getireceğim. Takip edenlerin de farkettiği gibi normalde mütevazı ve üstü kapalı eleştirel şekilde yazarım. Ama bu kez üslubu yumuşatmak yada mütevazılık için ayrıyetten kafamı yormayacağım.

Günümüzde müslümanlar uyutuluyor. Gerçek islamiyette kader vardır ama kadercilik diye birşey yoktur. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu anlayışı vardır. Allah yer ile göğü ayırmıştır ve böylece zaman mekan var olmuştur. Zaman yok iken Allah var. “vardı” demiyorum çünkü “dı” geçmiş zaman ekidir. Beynimiz zamansızlığı anlayamıyor çünkü beyin yapı olarak zamanla düşünür. Zaman madde ile birlikte var olmuştur ve Allah sonsuz bilgisi ve gücüyle bizim ne yapacağımızı bilir ve bunları kendi katında yazmıştır. O yazdığı için biz yapmıyoruz biz yapacağımız için o yazmıştır. Sorumlu olan yine insandır. Buradaki ince mantıktan müslümanlar bihaber yaşıyorlar malesef.

Aslında herkes orta okulda Din Kültürü dersinde Kader konusunu görmüştür. O derse giren hocalar bu konuyu işlerken aynen benim yukarıdaki paragrafta anlattıklarımı söylerler. Allah yazdığı için yapmayız bizim ne yapacağımızı bildiği için Allah yazmıştır derler ve aslında bir derya olan bu konuyu 40 dakikanın yarısı bir zamanda anlatıp geçerler.

Peygamber efendimiz “Kader denizine dalmayınız.” buyurmuştur çünkü çok derin bir konudur. Fakat Peygamber böyle dedi diye biz kader üzerinde düşünmeyecek değiliz. Sadece “dalmayınız” demiş “yaklaşmayın” dememiş. Yani anlamamız gereken kadarını anlayıp daha fazla derinleşmeyeceğiz. Peygamber dediği için değil, işin içinden gerçekten de çıkılamayacağı için. Öncelikle kaderin ne kadar derin olduğunu sonra kaderi nasıl anlamamız gerektiğini son olarak da müslümanların kadercilik ilacıyla nasıl uyutulduğunu ve kandırıldığını anlatacağım. Tabiki bu uzun yazıyı okumayı gözünüz kesiyorsa zaten kadercilik anlayışı içerisinde değilsinizdir ve zihniniz açıktır. Zihni açık olan insan doğruyu arayan adamdır. Kadercilik safsatasıyla kandırılmış adam ise zaten bişey okumadığı için bu uzun yazıyı da okumaktan kaçacaktır çünkü kendi küçük dünyasında yaşamaktadır ve yeni ufuklar keşfetme çabası içerisinde değildir. Bu tip insanlar iki yüz yıl önceki batı ülkelerinde yaşamış olsalardı dünyanın düz olduğuna yada öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanacaklardı. Bu mantıkla baktığımda bu makalenin hiçbir şeye etkisi olmayacağını düşünüyorum ama olsun. Ben bunu insanlar okusun diye değil Allah rızası için yazıyorum. Bir iş ihlaslı şekilde yapılırsa Allah o işi kıymetlendirir. Böyle okuduk böyle gördük.

Kader Konusu Ne Kadar Derindir?

Bilmiyorum. Belki de dünyadaki canlıların arasındaki bağ kadar. Yada insanın DNA’sındaki bilgi sayısı kadar. Yada insan beyninin nöronları arasındaki bağlantı sayısı kadar. Şimdi kaderle ilgili birkaç soru ve bunlara verilebilecek bazı cevapları yazacağım.

Allah bizi yaratırken ne yapacağımızı da biliyor muydu? Biliyordu. O zaman en başta Allah ne yapacağımızı kendisinin belirlemesi gerekmiyor mu? En başta derken zamanın başında mı? Yada zamansızlıkta mı? Zamansızlık nedir? Zamanla düşünen bir insan beyni zamansızlık kavramını anlayabilir mi? Zamansızlığı anlayamıyorsak bu cümledeki “en başta” ifadesini nasıl anlayacağız? Belkide zamansızlıktayken herşeyi bilirsin. Belki de zamansızlık bir üst boyuttur ve fizikte bir üst boyuttakiler bir alt boyuttakilerden alt boyuttakilerin anlayamayacağı şekilde haberdardırlar. (Bkz Carl Sagan 4. Boyut) Bu sıralamaya göre vardığımız sonuç “zamansızlık üst boyut olduğu için ve Allah zamansız olduğu için bizim ne yapacağımızı bilir ve yazar”.

Yada zamansızlık bir boyut değildir. Zaman madde ile birlikte var olmuşsa maddenin olmadığı yerde zaman da yoktur. Kuantum fiziğinde maddeler aynı anda hem vardır hem yoktur. Belki de zamansızlığı anlamamıza yardımcı olacak olan bilim alanı kuantum fiziğidir? Eğer böyleyse zamansızlığı kuantum fizikçilerinden başkası anlayamaz. Öyleyse şuan zamansızlık konusu benim için bir çıkmazdan ibarettir ve mantık gereği çıkmazlarla uğraşmanın anlamı yoktur. Birgün kuantum fiziği okumaya karar verirsem o zaman işler değişir tabi ama bu konu benim için kapısı arkadan kilitli demir bir kapı gibi. Yani boşuna kapıyı iteklemenin faydası yok.

Yada zamansızlık tek bir andır ve Büyük Patlama’dan bir an önceki an idi. Ama “an” ve “önce” kelimeleri zaman ifade eden kavramlar olduğu için bu düşünce kökten yanlış.

Hala “en başta” ifadesini anlamlandırabilmiş değilim. “En başta Allah ne yapacağımızı kendisinin belirlemesi gerekmiyor mu?” Neyin en başı kardeş? “E en başta işte.” Böyle bir düşünce dünya öküzün boynuzları üzerindedir lafı gibi olduğu için bunuda eliyoruz. “E en başta işte” diye birşey olamaz.

Kaderin derinliğini anlamaya bile çalışamadık. Gördüğünüz gibi saçmalayıp durduk. Bu sadece benim için değil herkes için geçerli. Birşeye kendi kafamıza göre anlam katmak doğruyu arayan insanın yapacağı şey değildir. Bu yüzden amacımız kaderi anlamlandırmak değil kaderi nasıl anlamamız gerektiğini anlamak. Kader konusu insanın ilmii seviyesi kadar derindir diyebilir miyiz? Ne kadar çok şey bilirsen kader konusunu da o kadar anlamlandırabilirsin diyebilir miyiz? Hem diyebiliriz hem diyemeyiz. Bu insanın tamamen okumuşluk oranıyla ilgili birşey. Neyi okuduğuna bağlı yani. Doğru şeyleri okuduysan kaderin gerçekte ne olduğunu anlama şansın var. Yanlış şeyleri okuduysan sonsuz döngüye girersin ve işin içinden çıkamazsın. Fakat kaderi araştırırken başka bir çok şey öğrenme imkanın var. Önemli olan araştırmak. Aynı şunun gibi mesela anahtarlığını kaybetmişsindir ve evin altını üstüne getirirsin. Anahtarlığı bulamazsın ama beş gün önce arayıp bulamadığın çakmağını bulursun. Yada geçen hafta kanepenin arkasına düşmüş olan çok sevdiğin t-shirt’ünü bulursun. Bir konuyu araştırmak başka güzel bilgiler edinmeni sağlar. Yanlış kitaplar okursak belki kaderi anlayamayız ama başka şeyleri anlarız. Doğru kitapları okursak da kaderi anlarız. Yani ne kadar çok kitap okursak o kadar kadere yaklaşırız.

Öyleyse Kaderi Nasıl Anlayacağız?

Kader diye birşey olduğunu hiç duymamış olsaydık nasıl davranacaktık? Bir insan ahlak kurallarına bağlı olarak bir eğitim görmüşse yalan söylemeyen, insanlara fiziksel bir zarar vermeyen, kendi halinde işinde gücünde bir insan olurdu. Bu insana “Neden insanlara zarar vermiyorsun?” diye sorulsa “Küçüklükten beri çevrem böyle ve kabul ettiğim değerler de böyle.” der. Bu değerleri değiştirmeye çalışan birine karşı tepki gösterir. Örneğin birine yumruk atmasını söylerseniz atmayacaktır çünkü kabul ettiği değerler arasında birine yumruk atmak yoktur. Ve tüm bunları bilinçli olarak yapar. Hem yalan söylememeyi, hem insanlara zarar vermemeyi hem de birine yumruk atmasını söylediğiniz zaman verdiği tepkinin bilincindedir.

Eğer saldırgan bir ortamda doğmuşsa da sürekli kavga gürültü hırsızlık taciz tecavüz yapar. Gasp, adam öldürme, yaralama, esrar eroin her türlü pisliği yapardı. Bu adama “Neden insanlara zarar veriyorsun” dediğin anda boğazına bıçağı dayayıp “Çıkar lan paraları bilmemneresine kodumun çocuğu” demesi içten bile değildir. Ve tüm bunları yaparken yaptığının farkındadır ve isteyerek yapar. Bununla beraber yaptığını sorgulamaz bile. Sorgulasa ne olacak ki? Çevresini değiştirmeye gücü yeter mi? Yetmez. Bir insan böyle bir çevreyi nasıl değiştirsin? Öyleyse ne yapacak mecbur kabullenecek bunları. Bile bile kabullenecek. Herşeyin farkında olarak kabullenecek.

İkisi de herşeyin farkında olarak kabullenmiş ve o şekilde yaşamakta. Bu insanların durumu nedir? Hangi ortam doğrudur? Herkesin hırsızlık yaptığı, adam öldürdüğü, güçlünün güçsüzü ezdiği bir toplum mu yoksa insanların birbirine güvendiği, sokak köpeklerine yemek verildiği, ahlak kurallarına göre yaşayan bir toplum mu? Bir toplumdan diğer topluma geçen bir insanın hali ne olacak peki? Örneğin bir hırsız gelip herkesin birbirine güvendiği bir ortamda çok rahat hırsızlık yapabilir ve bu adama bir ceza uygulanmaz mı? Herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğunu bilen toplumda derhal bu insana gerekli cezayı verirler çünkü kimse “Kaderimizde böyle varmış” demez.

Kader din ile gelen bir kavramdır. Dinler bir yada birkaç yaratıcının olduğunu söyler ve hepsinin kendine göre bir kader anlayışı vardır. İslamiyet harici dinler zaten safsatalarla dolmuştur. Çünkü bir insanın yada taşın birşeyi yaratma becerisi olmadığını her aklı başında insan bilir. Kader din ile gelmişse ve diğer dinler bozuksa bu konuda başvuracağımız bir tane temel kaynak var o da Kuran. Kuran’da Allah hem “İnsanların yaptıklarını bir kitapta yazdık” diyor hem de “Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini görmek için dünyayı yarattık” diyor. Allah yapılmışları ve yapılacakları yazdığına göre geçmişi ve geleceği biliyor. Tekrar zamansızlık konusuna girmeyeceğim. Sadece biliyor deyip geçiyorum. “Nasıl biliyor?” sorusu bizim konumuz değil. Kader konusuna ayetler ile anlamaya çalışıyoruz. Demekki bizim yaptıklarımız belli. Bir tane zaman akışı olduğu için yapabileceğimiz de bir tane. Aynı anda birden fazla şey yapamayız. Örneğin hem ayağa kalkmak hem oturmak gibi bir eylem yapamayız. Aynı anda bir şey yapabiliriz sadece. Farklı zamanlarda farklı kararlar vermiş olsak dahi bu önceden başka sonradan başka bir karar verdiğimizi gösterir aynı anda farklı kararlar verdiğimizi göstermez. Yani bir zaman akışı var ve Allah ne yapacağımızı bildiği için yazmış. Diğer ayette “Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini görmek için dünyayı yarattık” diyor demekki insanlar iyi yada kötü işler yapacaklar. Allah hepsini biliyor ama insanlar bilmiyor. Bir olay olmadan o olay karşısında nasıl bir karar vereceğimizi kendimiz bile bilmeyiz çoğu zaman. Örneğin annemizin ölüm haberini alsak nasıl davranırız? Yada sevgilimizin bizi aldattığını öğrenirsek nasıl davranırız? Davranışlarımızı etkileyen bir çok etken var. Biz bile hangi durumda ne yapacağımızı bilmeyiz çoğu zaman. “Sevgilim beni aldatırsa onu gebertirim” dersin ama öyle birşeyi öğrenirsen en fazla gider içersin. E hani kesin konuşuyodun atıp tutuyodun. Demekki olay olmadan insanın ne yapacağı belli olmaz.

Uzun lafın kısası insan yaptığından sorumludur. Yapacağı şeyler yazıldığı için yapmaz. Yapacağı için yazılmıştır. Bu bakış açısı haricindeki herhangi bir yaklaşım sıradan insanların boyunu aşar ya da kökten yanlıştır. Bir konuyu yanlış şekilde ele almak birçok problemlere sebep olur. Buna örnek olarak birazdan temas edeceğim uyutulma problemini gösterebilirim.

Müslümanlar Kadercilik İle Uyutuluyor.

Bazı tiplerin “Ölmek bu işin doğasında var”, “Kaderleri böyleymiş”, “Çinde bin işçi ölmüştü” gibi laflarla kamuoyunu kandırdıklarını görüyorum. Mazlum ve iyi niyetli anadolu insanını kandırmak kimsenin hakkı değildir. Kimse sorumluluğu üzerine almıyor ve olayı küçük bir olaymış gibi göstermeye çalışıyorlar. O madende patlama sonucu bir işçi bile ölse yada yaralansa sorumlular bulunup cezalarını çekmelidirler. Kimsenin kimseye göz göre göre zarar vermeye hakkı yok.

Memlekette okuma yazma bilen sayısı çok ama neyi nasıl okuması gerektiğini bilen insan neredeyse yok. Hal böyle olunca çakallarda ortalıkta istedikleri gibi at koşturuyorlar. Bazıları anlaşmalar yapmış sistemlerini kurmuş. Perde arkasında olan olaylardan habersiz yurdum insanı da evine ekmek götürme derdindeyken arka planda nelerin döndüğüyle zaten ilgilenemiyor. Ana babalarımızın durumu böyle ama en azından biz gençler birşeyler yapsak diyorum. İnsanları uyandırsak kandırıldıklarını göstersek diyorum. Bizi bari kandırmasalar diyorum. Şu unutulmamalıdır ki doğruyu arayan gözlerle etrafa bakan insanlar mutlaka doğruyu bulurlar ve görünenlerden görünmeyenleri anlayabilirler.

Görsel ve yazılı medya insanları uyutuyor, insanların beyinlerini uyuşturuyor. Sabah işine giden babamız akşam yorgun argın eve gelip huzur (!) bulmak için çayını alıp televizyonun karşısına geçiyor ama beyninin uyuşturulduğunun farkında bile değil. 50 yaşındaki insan hayatını ya sağ-sol çatışmalarıyla geçirmiştir yada bu olaylardan uzak durmak için sokak kedisi gibi hep kenarda köşede gidip yoluna bakmıştır. Annelerimiz zaten yüksek ihtimalle ev hanımıdır ve sürekli evdedir. Bir iki saat ev işi temizlik yemek filan dedikten sonra geçer televizyon başına. Gündüz televizyonda hangi programlar olacak ki? Evlilik programları, sabah sabah seda sayan, magazin vesaire. Ebeveynlerimizin önceki ve şuanki hayatlarına dikkat çekmek istiyorum. Yan iş biz gençlere düşüyor diyorum. Arkadaşlarımızı uyandıracak olan da biziz ailemizi uyandıracak olan da biziz. Şuursuz bir nesil olmak istemiyorsak bu görevi yapmak zorundayız.

Gençler arasında malesef şöyle bir laf dolaşmakta: Kaderde varsa üzülmek neye yarar üzülmek. Bu lafın orjinalini buraya yazmayacağım çünkü çok argo ifadeler barındırıyor. Bilenler bilir zaten. Bir lise öğrencisi geleceğini düşünürken çok karamsarlığa düşer ve bu karamsarlık bu lafla birleşince en parlak dönemlerini karamsarlık içerisinde geçirir ve bir süre sonra karamsarlığı çaresizce kabullenir. Artık olan iyi şeyleri kendi yaptı zannederken kötü şeyleri de “kaderimiz böyleymiş” deyip hem çözüm bulmaktan kaçınır hem hatalardan ders çıkarmaktan. Halbuki olayların gelişim süreçlerini yani sebep sonuçlarını takip ettiğimiz zaman herşey bizim verdiğimiz kararlar sonucu meydana geliyor. Yani aynen Allah’ın Şura 30 da dediği gibi “Başınıza gelen her musibet ellerinizle yaptığınızdandır.” Herşey meydandayken Kuran’ı okuyan ama anlamayan milletimiz nasıl da kandırılıyor.

Birileri daha çok para kazanmak için kayıtsız işçi çalıştırıyor, kayıtsız emek peşinde koşuyor, milletin kendi oylarıyla seçtiği insanlarla çıkar ilişkileri kuruyor. Çıkarı olan hiçbir şeye seslenmiyor herşeye göz yumuyor. Kimse önlem almıyor ve mazlumlar bazı şeyleri yapmak için ve bazı şeylere karşı sessiz kalmaları için mecbur bırakılıyor. Sonuçta insanımız kayıp veriyor tepedekiler yine bir şekilde koltuklarını koruyor. Sistem sanki tepedekileri korumaya yönelik çalışıyor. Adamlar bütün köşeleri kapmış. Sanki insanlar arasında adaletle hükmetmek için değil de insanların gözünde daha yüksek bir makamdalarmış gibi görünüp onları daha çok sömürmek için eğitim alıyorlar. Bugün bir kaymakamla konuşsanız tir tir titremez misiniz? Artık saygıdan mı yoksa televizyonlarda bilinçaltımıza birşeyler fısıldadıklarından mı bilmiyorum ama durum bu. Devletin her kademesi halk için olması gerekirken sanki halk devletin kademeleri içinmiş gibi bir hava esiyor ülkemde. Hal böyle olunca da yukarıdakilerin halka yaptığı zulümler ve adaletsizlikleri nasıl örtbas edecekler? Kadercilik anonsları yaparak tabiki.

Çözüm?

Bunları düşünürken umutsuzluğa kapılmıyor değilim açıkçası. “Lan bu ülkede ney doğru yapılıyor ki bu işin fail yada failleri bulunup cezalandırılsın.” demiyor değilim. Ülkenin gidişatı üzerinde çok kafa yoran birisi olarak her konuyu buraya yazmaya ne zamanım ne enerjim yeter. O yüzden sadece büyük olayları ya da zaman ve kendimde enerji bulduğum konuları yazıyorum. Tabi bunu Allah rızası için yazdığım için kimse okumasa bile gün gelir ben okurum. En azından düşünce tarzımdaki gelişmeyi görmüş olurum. Zaten blogun bir artısı da bu.

Çözüm basit değil dostlar. Çözüm kendimizi değiştirmekten geçiyor. Doğruyu arayan bir çift göz yeter bize. Aklın yolu birdir. Er yada geç çözüm için birleşeceğiz.

Esen kalın.


Emir Buğra KÖKSALAN

Java And PHP Developer

0 yorum

Bir cevap yazın

Avatar placeholder

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.